
Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi” (Yumurta, Süt, Bal), modern Türk sineması içinde “minimalist” ve “şiirsel” anlatımıyla öne çıkarken, aynı zamanda derin bir manevi boyut barındırır. Üç film, kurgusal zaman sıralamasında tersten ilerleyerek (ilk gösterilen Yumurta’da Yusuf yetişkindir, Süt’te gençtir, Bal’da ise çocuk) tek bir karakterin farklı dönemlerini konu alır. Bu ters akış, izleyiciyi hafızanın, köklere dönüşün ve içsel yolculuğun izini sürmeye yönlendirir.
İslami felsefede (ve özellikle İbn Arabî ekseninde) söz ettiğimiz “üç âlem” –Şehâdet (duyusal/maddi), Misal (hayal/berzah) ve Mânevî (ruhânî/gayb)– Kaplanoğlu’nun filmlerinde ustalıkla iç içe geçer. Her filmde ağır tempolu sahneler, sessizlik, doğanın sembolik kullanımı, rüyaya veya içsel dünyaya geçişi andıran kesitlerle karşılaşırız. Bu, bir bakıma Tarkovskyvari bir yaklaşıma benzer; fakat Kaplanoğlu’nun beslendiği kaynaklar, özellikle Anadolu irfanı, tasavvuf geleneği ve yerel kültürdür. Aşağıdaki değerlendirmede, her bir filmi ayrı ayrı ele alıp sonrasında genel bir bağlama yerleştireceğim.
⸻
- Yumurta (2007)
Özet: • Yusuf artık yetişkin bir şair; ama görünürde edebiyatla ilgisi seyrelmiş, İstanbul’da bir kitabevi işletiyor. Annesinin vefatıyla memleketi Tire’ye dönmek zorunda kalır. • Burada onu, uzaktan akrabası olan genç kız Ayla beklemektedir. Annesinin vasiyetini yerine getirmesi (adak kurbanı) gerekmektedir. Yusuf ise bu ritüele ve köklerine yabancılaşmış durumdadır.
Şehâdet Âlemi (Dış Gerçeklik) • Film boyunca gördüğümüz kasaba atmosferi, eski ev, sokaklar, Yusuf’un İstanbul’daki iş hayatı… Tümü neredeyse belgesel sadeliğinde ve gerçeğe uygun bir dille aktarılır. Kamera, dar mekânları, küçük ayrıntıları (eski kapı tokmağı, mutfaktaki bakır kaplar vb.) uzun planlarla gösterir.
Misal Âlemi (İçsel/Sembolik Katman) • Yusuf’un çocukluğuna, annesiyle ilişkisine dair sezdirilen hatıralar: Filmde doğrudan “gerçeküstü” sahneler çok belirgin değildir; fakat geçmişin izleri, evin sessiz odaları, rüzgârın sesi, pencereden sızan ışık gibi ögelerle sembolik bir şekilde iç dünyaya taşınır. • Ayla’yla geçirdiği anlarda, özellikle mezarlığa gidiş sahnelerinde zaman âdeta akışkanlaşır; izleyici, sanki Yusuf’un bilincindeki “hatıra–gerçek” arası bir bölgede dolaşır. Bu, tipik bir “rüya sekansı” sunmaz ama derin bir iç hesaplaşma duygusu yaratır. Tam da “misal âlemi”ni andıran bir eşiğe gireriz.
Mânevî Âlem (Ruhsal Uyanış/Soyut Hakikat) • Filmin doruk noktalarından biri, Yusuf’un annesinin adağını yerine getirme sürecidir. İlk başta Yusuf bu ritüele inancı zayıf biri gibi yaklaşır; ancak yolculukta ve kurban sahnesinde, sanki annesinin (dolayısıyla geleneksel bir inancın) manevî izine dokunur. • Kamera, kurban sahnesini veya dua anını didaktikçe anlatmaz; tersine, sessizlik ve beklenmedik bir duygusal yoğunlukla aktarır. Bu noktada Yusuf, istemeden de olsa “kutsal” bir âna dahil olur. İbn Arabî’nin tabiriyle, maddî eylemin (kurban kesimi) ardında sezilen manevi boyuta nüfuz eden bir “açılma” yaşanır.
“Yumurta” bu şekilde, kentli bir entelektüelin (Şehâdet âlemi) çocukluktan kalan sembollerle (Misal âlemi) yüzleşmesini ve son kertede bir içsel manevi titreşim (Mânevî âlem) deneyimlemesini sakin bir sinema diliyle verir.
⸻
- Süt (2008)
Özet: • Yusuf burada liseden yeni mezun olmuş bir gençtir. Bir yandan şiir yazmaya çalışır, bir edebiyat dergisine göndermeyi dener. Diğer yandan annesiyle birlikte yaşamaktadır; annesi süt satarak geçimini sağlar. • Yusuf’un babası ölmüştür (ya da yoktur), annesinin başka bir erkekle ilişkisine tanık olması, Yusuf’un kimlik arayışı ve iç çatışmalarına yol açar.
Şehâdet Âlemi • Kasaba yaşamı, sütün satılması, tren istasyonu, gençlik bunalımları… Yine son derece gerçekçi ve belgesel tadında kadrajlar. Ses ve diyaloglar oldukça doğal ve minimaldir.
Misal Âlemi • Bu film, Yusuf’un şiirle uğraşıyor olması dolayısıyla hayal âlemine açılan daha bariz bir kapı sunar. Şiir, tasavvufun da önem verdiği bir ifade biçimi (bkz. Mevlânâ, Yunus Emre). Yusuf’un içindeki metaforik dil arayışı, onun “görünür dünyanın ardına” bakma çabasıyla örtüşür. • Özellikle yılan veya sürüngen sembolünün filmde belirmesi (annesinin, evde bir yılan gördüğünü söylemesi vb.), Yusuf’un iç dünyasında bir korku–heyecan–dönüşüm metaforu olarak okunur. Sürüngen, tasavvufta bazen “nefs”i veya içsel gölgeyi simgeler. Bu sembol, filmin gerçekçi atmosferinde bir anda “farklı bir boyuta” ait çağrışımlar doğurur.
Mânevî Âlem • “Süt”te Yusuf tam olarak bir “manevi yükseliş” yaşamaz; ama babasına dair duyguları, şiirle kendini ifade etme isteği, sanki onu maddi dünyanın ötesinde bir arayışa sürükler. Filmin sonunda tren sahnesi ve Yusuf’un içsel karmaşası, henüz tamamlanmamış bir manevî yolculuğun ipuçlarını verir. • Yine de bazı sahnelerde (mesela tren raylarında yürürken) ışık ve sessizliğin kullanımında, Mânevî âlemi sezdiren bir hüzün ve “içsel çekim” hissedilir. O anlar, Yusuf’un daha derin bir hakikate meyilli oluşunun sinyalleridir.
⸻
- Bal (2010)
Özet: • Yusuf burada ilkokul çağındadır ve kekemelik gibi bir konuşma problemi yaşar. Babası (yaşama tutunmak için arıcılık ve bal üretimi yapan Yakup) ormanın derinliklerinde kaybolur (ve bir daha geri dönmez). Yusuf, bu kayboluş karşısında büyük bir üzüntü ve arayış yaşar. • Film, Yusuf’un babasıyla olan sevgi dolu ama aynı zamanda ona bağlı bir iç dünyanın resmini çizer; babanın kayboluşu ise çocuğu büsbütün sessiz bir kedere sürükler.
Şehâdet Âlemi • Karadeniz’in dağlık coğrafyası, ormanlar, köy evi, okul sahneleri… Görsel gerçekçilik üst düzeydedir. Özellikle doğa manzaraları uzun uzun gösterilir ve Karadeniz’in sisli, nemli atmosferi seyirciye neredeyse fiziksel olarak hissettirilir.
Misal Âlemi • Yusuf’un iç dünyası, masum çocuk gözleriyle bir “rüya” veya “hayal” boyutuna sık sık açılır. Filmde, “Bal” isminin de çağrıştırdığı gibi, arıcılık, kovan, çan sesi, ormanın uğultusu vb. sembolik bir dille kullanılmaktadır. • Özellikle babasının kayboluşu sonrası, Yusuf’un geceleri ormanda dolaşması, sessizce bakması, bir şeyler fısıldaması gibi sahneler, gündelik gerçekliğin (Şehâdet) ötesine geçer; sanki ormanın kendi dili (Misal) vardır ve çocuk bu dili dinliyordur.
Mânevî Âlem • “Bal”, üçlemenin en dingin ve en manevi havasını taşıyor denebilir. Çocuğun kekemeliği, aynı zamanda kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir ruhsal durumu simgeler. Konuşamamak, dile gelemeyen bir içsel hakikate işaret eder. Tasavvuf geleneğinde de “susmak” (samt) ve “kalben konuşmak” önemli bir makamdır. • Babanın ormanda kaybolması, aynı zamanda ruhsal rehberin (baba figürü) beklenmedik şekilde uzaklaşması olarak okunabilir. Yusuf, “baba”nın (bir anlamda “ilahî rehber”in) yokluğuyla sınanır. Filmin sonunda Yusuf’un babasının sesini rüyasında duyması (ya da duyar gibi olması), kendi ruhunda bir aşkın boyuta teması gibidir. Burada tam manasıyla “ilahi” bir sahne yok; ama hissedilen manevi derinlik, Allah’ın her an hazır ve nazır oluşuna dair bir “sessiz tanıklık” hissi yaratır.
Özellikle filmin finali: Yusuf’un ormanda bulduğu boş arı kovanı, bir su kaynağı ya da küçük bir derenin sesi, babanın gölgesi gibi anlık imgeler… Bu sahneler Mânevî âlemin sinematografik olarak hissettirilmesi olarak okunabilir: Seyirci, bu sahneleri izlerken bilincin farklı bir katmanına çekilir.
⸻
- Üçleme’de Ortak Noktalar ve Âlemler Arası Geçişler
- Zaman ve Hafıza • Filmler, doğrusal zaman yerine geri dönüş (flashback) veya parçalı anılar yerine uzun statik planlar ve belirsiz boşluklar kullanır. Bu teknik, seyircide zaman dışı bir deneyim yaratır: • Şehâdet âlemi: Karakterlerin güncel eylemleri. • Misal âlemi: Ani hatıra canlanmaları, doğada sembolik anlar, rüyaya benzer geçişler. • Mânevî âlem: İçsel uyanış sahneleri veya sessizlikte duyulan manevi çağrı.
- Doğa ve Sessizlik • Her filmde doğa (orman, su, sis, rüzgâr) bir fon olmaktan öte, bir sembol dili gibi görev yapar. Tasavvufta doğa, “ilahi ayet” olarak görülür. Kaplanoğlu da benzer şekilde, doğayı hem maddi gerçek (Şehâdet) hem de “Allah’ın tecellilerinin aynası” (Mânevî) olarak yansıtır. • Sessizlik, karakterlerin içsel seslerini veya rüyamsı hâllerini (Misal âlemi) duyabilmemize imkân tanır.
- Geleneksel Ritueller ve Manevi İşaretler • Yumurta’daki kurban sahnesi, Süt’teki annesinin rüyaları ve yılan mevzusu, Bal’daki ormanda kaybolma ve bal arayışı gibi unsurlar, İslamî-tasavvufî temalarla örtüşecek şekilde sembolize edilir. • Filmlerde ezan sesi, dua, mevlit vb. unsurlar abartısızca fonda yer alır; kapıdan geçen bir hoca sesi, camideki bir kısacık sahne… Tüm bunlar, gündelik hayatta saklı olan manevî boyutu sezdirir.
- Rüya–Gerçek Arasındaki Belirsizlik • Kaplanoğlu, Tarkovsky gibi “Bu şimdi rüya sahnesi!” diye net ayırmaz. Bunun yerine, filmler boyunca bir an geliyor ki, seyirci “Acaba Yusuf hayal mi görüyor, yoksa gerçekten mi yaşanıyor?” hissine kapılabilir. Bu “belirsizlik” tam da Misal âleminin sinemadaki karşılığıdır: Görünen ve görünmeyen, dış dünya ve iç dünya sınırı bulanıklaşır. • Özellikle Bal’da, Yusuf’un babasıyla ilgili anlarda bu “aradalık” duyumu çok güçlüdür.
- Finallerdeki Manevi Derinlik • Filmlerin sonlarında büyük bir “olay” patlaması yerine, içsel bir sakinlik veya açılma görülür. Bu, Mânevî âleme dair sezgisel bir dokunuş olarak okunabilir. • Yumurta’nın finalinde Yusuf’un kurban görevini icrası, Süt’ün finalinde tren sahnesi ve belirsiz gelecek, Bal’da Yusuf’un ormandaki yalnızlığı… Hepsi farklı tonda ama benzer bir “Rabbine dönüş/arayış” hissi üretir.
⸻
- Genel Değerlendirme: Üç Âlemin İç İçe Geçmesi • Şehâdet (Duyusal) Âlemi: Üç film de Anadolu kasabalarının somut gerçekliğini, karakterlerin gündelik problemlerini (geçim, cenaze, eğitim, vb.) tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Sade, neredeyse belgeselimsi bir üslup. • Misal (Hayal) Âlemi: Yusuf’un rüyaları, anıları ve sembolik imgelerle dolu iç dünyası; doğanın mistik dili, rüzgârın uğultusu, suyun sesi gibi “esrarengiz” bir atmosfer. Filmde çoğu zaman bir müzik yerine, doğa sesleri veya minimal tınılar kullanılır. Bu, seyirciyi Şehâdet katmanının ötesinde bir “duyumsama” hâline davet eder. • Mânevî (Ruhânî) Âlem: Kaplanoğlu, dini ritüelleri ya da teolojik kavramları çok açık ve söylemsel biçimde ön plana koymaz. Bunun yerine, sessizlik ve sembollerle kalbe değen bir manevî alan kurar. Kurban sahnesindeki duygusal yoğunluk, babanın kayboluşuyla gelen sarsıcı hissiyat, annenin (Süt’te) dilinde beliren dualar… Tüm bunlar, filmin temel omurgasını oluşturan ruhsal boyutu besler.
Tıpkı Tarkovsky filmlerinde olduğu gibi, Kutsal veya ilahi olanı “didaktik” biçimde anlatmaz; seyircinin içinde filizlenmesine olanak tanır. Böylece izleyenler, filmin sonunda bir tefekkür duygusuyla baş başa kalırlar. Bu da sinemada “metafizik hissi” vermenin güçlü bir yoludur.
⸻
- Sonuç
Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi”, Şehâdet–Misal–Mânevî katmanlarının sinemasal ifadesini, Anadolu’nun ruhani mirası ve çağdaş minimalizm arasında kurduğu bağla oldukça özgün biçimde gerçekleştirir. 1. “Yumurta” yetişkin Yusuf’un köklerine (ve manevi geleneklere) yeniden dönme macerasını anlatırken, 2. “Süt” gençliğin bunalımları, kimlik arayışı ve şiirsel sezgileri üzerinden bir içsel gerilimi yansıtır, 3. “Bal” ise çocukluğun masum bakışıyla kaybolan bir baba figürü etrafında Allah’ı ve varlığı arama duygusunu sembolik bir düzeyde işler.
Bu filmler, dış dünyayı (Şehâdet) en ince detaylarıyla aktarmasına rağmen, sürekli olarak seyirciyi içsel bir hikâyeye (Misal) ve oradan da derin bir hakikat katmanına (Mânevî) çağırır. Kamera hareketleri, diyalogların kısıtlılığı, doğanın öne çıkması, ses bandındaki minimalizm ve uzun sessizlikler, hem Yusuf karakterini hem de izleyiciyi “iç âleme” dair bir yolculuğa sürükler. Son tahlilde, Kaplanoğlu’nun başarısı, günlük hayatı ve ruhsal derinliği tek potada eriten bir sinema üslubu kurabilmesinden gelir. Bu da İbn Arabî’nin sözünü ettiği âlemler arası geçişin, çağdaş Türk sinemasında etkili ve zarif bir temsili olarak yorumlanabilir.
